Başarılı Performansın Psikolojisi (1/3): Akış — Mutluluğun Gizli Formülü

Kendini Unuttuğun Anlar: Akışın Mutluluğa Açılan 5 Kapısı

Mutluluk Arayışının Şaşırtıcı Rotası

Her şey, II. Dünya Savaşı’nın külleri arasında bir soruyla başladı. Macar psikolog Mihaly Csikszentmihalyi, çocukken savaşın yıktığı hayatları ve tanıdığı yetişkinlerin bu travma karşısındaki çaresizliğini gözlemlemişti. Bir zamanlar sahip oldukları her şeyi—işlerini, evlerini, güvenlik duygularını—kaybettikten sonra yaşamaya devam etmek için bir neden bulamıyorlardı. Bu, genç Mihaly’nin zihnine şu soruyu kazıdı: “Yaşamaya değer bir hayatı ne oluşturur?”

Bu sorunun peşindeki arayışı, onu İsviçre’de parasız kaldığı bir gün şans eseri katıldığı bir konferansa götürdü. Konu “uçan daireler”di. Ancak konuşmacı, küçük yeşil adamlardan değil, ünlü psikolog Carl Jung’dan başkası değildi. Jung, UFO’ların aslında savaşla travmatize olmuş Avrupa zihninin, kaosun ortasında bir düzen ve anlam arayışıyla gökyüzüne yansıttığı modern mandalalar olduğunu anlatıyordu. Bu fikir Csikszentmihalyi için bir aydınlanma oldu ve onu mutluluğun sırrını bilimsel olarak araştırmaya yöneltti. Bu arayışın sonunda ortaya çıkan “Akış” (Flow) teorisi, mutluluk hakkındaki en temel varsayımlarımızı sarsan, hayat değiştiren dersler sunuyor.

Ders 1: Belirli Bir Eşikten Sonra Para, Mutluluğu Satın Almıyor

Csikszentmihalyi’nin araştırmasında ortaya çıkan ilk ve en büyük paradoks, parayla olan ilişkimizdi. Bulgularına göre, temel ihtiyaçlar karşılandıktan ve yoksulluk sınırının biraz üzerine çıkıldıktan sonra, maddi zenginlikteki artışın insanların mutluluk seviyesi üzerinde neredeyse hiçbir etkisi kalmıyordu.

Bu iddiayı destekleyen veriler son derece çarpıcıdır: 1956’dan beri ABD’de kişi başına düşen reel gelir, enflasyona göre ayarlandığında, iki-üç kat artmıştır. Peki bu zenginleşmenin mutluluğa etkisi ne oldu? Hiçbir şey. Kendini “çok mutlu” olarak tanımlayan insanların oranı, on yıllardır yaklaşık %30 seviyesinde sabit kalmıştır. Bu bulgu, toplumun başarıyı neredeyse tamamen finansal kazançla ölçtüğü günümüz dünyasında, mutluluğun anahtarının cüzdanımızda değil, bilincimizin içinde bir yerlerde gizli olduğunu gösteren en güçlü kanıtlardan biridir. Peki, cevap zenginlik değilse, neydi?

Ders 2: Gerçek Mutluluk, Kendini Kaybettiğin “Esrime ” Anlarıdır

Csikszentmihalyi, mutluluğun kökenlerini anlamak için dikkatini bestecilere, şairlere, bilim insanlarına, yani işlerini para veya şöhret için değil, saf bir tutkuyla yapan insanlara çevirdi. Onlara en mutlu anlarını sorduğunda aldığı cevap, rahatlama veya pasif bir keyif değildi. Tam tersine, bu insanlar en derin tatmin anlarını, yaptıkları işe o kadar daldıkları anlar olarak tanımladılar ki zamanı, mekanı ve hatta benliklerini tamamen unuttular. Csikszentmihalyi bu duruma “esrime-kendinden geçme” (ecstasy) adını verdi.

Yunanca kökenli bu kelime (ecstasy), kelimenin tam anlamıyla “bir şeyin kenarında durmak” demektir. Yani, gündelik gerçekliğin dışına çıkıp alternatif bir gerçekliğe adım atmak. Bu, insanlık tarihi kadar eski bir arayıştır. Csikszentmihalyi’nin de işaret ettiği gibi, Yunanlar, Mısırlılar veya Mayalar gibi büyük medeniyetlerden geriye kalanlar, onların gündelik hayatları değil, “esrime” mekanizmalarıdır: tanrılara ulaştıkları tapınakları, kahramanlıkları izledikleri arenaları ve bambaşka dünyalara daldıkları tiyatroları.

Bu deneyimin gücünü, Csikszentmihalyi’nin görüştüğü bir bestecinin sözlerinden daha iyi hiçbir şey anlatamaz:

“Bu deneyimin çok kuvvetli olduğunu, neredeyse kendinizi yok hissettirdiğini söylüyor… Bedeniniz yok olur, kimliğiniz bilincinizden yok olur… ve ellerinizin kendi kendine hareket ediyor gibi göründüğünü söyler.”

Ders 3: Benliğini Unutmak, Dikkat Kapasitemizin Bir Sonucudur

Bu “kendini unutma” hali kulağa mistik veya romantik bir abartı gibi gelebilir, ancak Csikszentmihalyi bunun tamamen sinirbilimsel bir temele dayandığını ortaya koyar. Mesele, dikkatimizin sınırlı kapasitesinde yatar.

Beynimizin dikkat bant genişliğini saniyede yaklaşık 110 bit olarak düşünün. Normal bir konuşmayı dinleyip anlamak bile bu kapasitenin yaklaşık 60 bitini tüketir. İşte bu yüzden aynı anda iki kişiyi gerçekten dinleyemezsiniz. Bir besteci, bir cerrah veya bir dağcı yaptığı işe tamamen daldığında, yani “akışa” girdiğinde, o 110 bitin tamamını o anki göreve ayırır. Geriye, açlık, yorgunluk, kişisel dertler veya benlik kaygısı gibi düşünceleri işleyecek hiçbir bant genişliği kalmaz. Ego, mistik bir şekilde susturulmaz; var olmak için ihtiyaç duyduğu dikkatten mahrum bırakılarak aç bırakılır.

Peki bu, içimizdeki o eleştirel sesle sürekli savaşan bizler için ne anlama geliyor? Belki de sır, egoyla savaşmak değil, dikkatimize ondan daha çekici ve zorlayıcı bir görev vermektir.

Ders 4: Mutluluğun Zıttı Üzüntü Değil, İlgisizliktir (Apatidir)

Csikszentmihalyi, akış deneyimini basit ama güçlü bir şemayla modeller: Bir yanda üstlendiğimiz görevin zorluk seviyesi, diğer yanda ise o görevi yapma becerimiz vardır. Akış, her ikisinin de yüksek olduğu o sihirli “akış kanalı”nda ortaya çıkar. Ancak bu şemadaki en olumsuz ve ne yazık ki en yaygın ruh hali, üzüntü veya endişe değil, “duyarsızlık”tır (apathy). Bu, hem zorlukların hem de becerilerin düşük olduğu, zihnimizin tamamen boşta kaldığı anlarda ortaya çıkan uyuşukluk halidir. Csikszentmihalyi’nin savaş sonrası yetişkinlerde gördüğü “yaşamaya değmez” hayat hissi, tam olarak budur.

Bu grafikte, akışa giden yollar da gizlidir. Zorlukların becerilerimizden biraz daha yüksek olduğu “canlanma” (arousal) anları, bizi konfor alanımızın dışına iterek yeni şeyler öğrendiğimiz yerdir. Becerilerimizin zorluklardan biraz daha yüksek olduğu “kontrol” (control) anları ise ustalaştığımız ve kendimizi güvende hissettiğimiz yerdir. Her ikisi de, küçük bir adımla bizi akışa taşıyabilecek değerli durumlardır.

Peki, bizi en çok duyarsızlığa iten aktivite nedir? Csikszentmihalyi’nin bulgusu şaşırtıcıdır: televizyon izlemek. Elbette, ilgiyle takip edilen ve zihni meşgul eden bir program (tüm izlemelerin yaklaşık %7-8’i) akış yaratabilir. Ancak çoğu zaman pasif bir şekilde kanal değiştirmek, modern yaşamın bizi en çok arzuladığımız deneyimden en uzağa iten tuzağıdır.

Ders 5: Anlamlı Bir İş, Akışı Bir Kurum Kültürü Haline Getirir

Akış deneyimi sadece sanatçılara veya sporculara özgü, münzevi bir arayış değildir. Tatmin edici bir iş hayatının ve anlamlı bir kariyerin de tam merkezinde yer alır. Csikszentmihalyi, hem başarılı hem de etik olarak kabul edilen CEO’larla yaptığı görüşmelerde, bu liderlerin başarıyı sadece finansal kazanç olarak görmediğini fark etti. Onlar için gerçek başarı, başkalarına hizmet ederken aynı zamanda yaptığın işten keyif almak ve akışa girmektir. The Body Shop’un kurucusu Anita Roddick gibi isimler, bu tutkuyu bir kurum kültürüne dönüştürmüşlerdir.

Bu vizyonun en saf halini belki de Sony’nin kurucusu Masaru Ibuka, daha ortada satacak tek bir ürünleri bile yokken yazdığı şirket misyonunda görebiliriz:

“…mühendislerin teknolojik yeniliğin heyecanını duyabileceği, topluma olan görevinin farkında olabileceği ve mutlulukla çalışabilecekleri bir işyeri kurmaktı.”

Sonuç: Mutluluk Bir Varış Noktası Değil, Bir Deneyim Biçimidir

Csikszentmihalyi’nin yolculuğu, II. Dünya Savaşı’nın enkazında, anlamını yitirmiş bir dünyada başladı ve bize mutluluğun satın alınan, ulaşılan veya pasifçe beklenen bir hedef olmadığını gösterdi. Mutluluk, hayatın kaosuna karşı bir direnç inşa etme sanatıdır. Zorluklarla becerilerimizi dengeleyerek, dikkatimizi anlamlı hedeflere yönlendirerek ve yaptığımız işe tamamen odaklanarak aktif bir şekilde yarattığımız bir deneyim biçimidir.

  • Peki siz, hayatınızın hangi alanlarında “akış” anları yaşıyorsunuz ve bu anları nasıl çoğaltabilirsiniz?

Bu konu ilgini çektiyse ve podcasti dinlemek istersen:

Similar Posts

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *