Göçmen Bir Terapistin Gözünden Göç Etmenin Psikolojisi: Eski Hayattan Yeni Bir Benliğe
Göç etmek çoğu zaman dışarıdan bakıldığında sadece bir yer değiştirme gibi görünür. Bir ülke bırakılır, başka bir ülkeye gidilir. Yeni bir ev bulunur, yeni bir iş kurulur, yeni bir dil öğrenilir. Pasaport, vize, uçak bileti, oturum izni, bavullar… Göçün görünen tarafı genelde bunlardır.
Ama göçün asıl etkisi çoğu zaman insanın içinde yaşanır.
Çünkü göç etmek sadece bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Göç etmek, bildiğin hayattan ayrılmak demektir. Alıştığın sokaklardan, ana dilindeki rahatlıktan, aileye yakınlıktan, tanıdık sosyal kodlardan, hatta bazen eski kendinden uzaklaşmaktır.
İnsan göç ederken yanında sadece eşyalarını götürmez. Geçmişini, umutlarını, korkularını, ailesinden aldığı rolleri, çocukluk anılarını, suçluluklarını, utançlarını ve ait olma ihtiyacını da yanında taşır. Yeni bir ülkeye gidildiğinde bu içsel yükler ortadan kalkmaz. Bazen tam tersine, daha görünür hâle gelir.
Bu yüzden göç, sadece coğrafi bir hareket değil; derin bir psikolojik dönüşümdür.
Göçün İçindeki Çelişki
Göçün içinde umut vardır. İnsan çoğu zaman daha iyi bir hayat, daha güvenli bir gelecek, daha iyi eğitim, daha özgür bir yaşam ya da çocukları için daha fazla imkân arayışıyla göç eder.
Fakat göçün içinde sadece umut yoktur.
Göçün içinde yas vardır.
Suçluluk vardır.
Yalnızlık vardır.
Yabancılık vardır.
Utanç vardır.
Öfke vardır.
Özlem vardır.
Aidiyet arayışı vardır.
İnsan aynı anda hem “iyi ki geldim” diyebilir hem de eski hayatını özleyebilir. Hem yeni imkânlar için minnet duyabilir hem de çok yalnız hissedebilir. Hem özgürleşmiş hissedebilir hem de köklerinden kopmuş gibi hissedebilir.
Bu çelişkiler göç deneyiminin doğal bir parçasıdır.
Daha iyi koşullarda yaşamak, eski hayatın yasını tutmayacağın anlamına gelmez. Güvende olmak, yalnız hissetmeyeceğin anlamına gelmez. Yeni bir ülkede düzen kurmak, insanın içindeki özlemi otomatik olarak ortadan kaldırmaz.
Göç Yası: Görünmeyen Kayıp
Göçün en derin duygularından biri yastır. Ama bu yas çoğu zaman görünmezdir. Çünkü ortada net bir ölüm yoktur. İnsanların çoğu hâlâ hayattadır. Eski ülke hâlâ haritadadır. Eski eve belki hâlâ gidilebilir. Aileyle telefonla görüşülebilir.
Ama buna rağmen bir hayat biçimi bitmiştir.
İnsan sadece ülkesini kaybetmez. Bildiği sokakları, tanıdık yüzleri, ana dilinde hiç düşünmeden konuşma rahatlığını, aile sofralarını, bayram sabahlarını, eski arkadaşlarla plansız buluşmaları ve kendi kültürünün içindeki görünmez güven duygusunu da kaybedebilir.
Bazen insan ülkesini değil, o ülkedeki eski kendini özler.
Eski ülkede daha rahat, daha komik, daha sosyal, daha kendiliğinden biri olabilir. Yeni ülkede ise dil bariyeri, kültürel farklar ve yalnızlık nedeniyle daha çekingen, daha kontrollü, daha sessiz biri hâline gelebilir.
İşte bu noktada insanın içinden şu cümle geçebilir:
“Ben aslında böyle biri değilim.”
Bu cümle göç psikolojisinin en önemli cümlelerinden biridir. Çünkü göç eden insanın içeride hissettiği benlik ile dışarıya gösterebildiği benlik arasında fark oluşabilir.
Yeni Ülkede Eksik Görünmek
Yeni bir ülkeye giden kişi, gerçek kapasitesini her zaman hemen gösteremez.
Kendi ülkesinde iyi eğitimli, zeki, esprili, sosyal ve güçlü biri olan insan; yeni ülkede dilde zorlandığı için basit cümlelerle kendini anlatmaya çalışan biri gibi görünebilir.
Kendi ülkesinde saygın bir mesleği olan biri, yeni ülkede diploması tanınmadığı için daha düşük statülü işlerde çalışmak zorunda kalabilir.
Kendi ülkesinde çevresi tarafından bilinen ve tanınan biri, yeni ülkede kimse tarafından tanınmayan birine dönüşebilir.
Bu durum insanın özsaygısını derinden etkileyebilir.
Çünkü insan sadece kendi iç dünyasında kim olduğunu bilmekle yetinmez. Aynı zamanda başkalarının da onu görebilmesini ister. Göç eden insan bazen içinden şunu hisseder:
“Ben aslında daha fazlasıyım ama burada kendimi gösteremiyorum.”
Bu duygu zamanla utanç, öfke, kırgınlık ve içe kapanma yaratabilir.
Yabancılık Sadece Dil Bilmemek Değildir
Göç eden insanın en sık yaşadığı duygulardan biri yabancılıktır. Bu yabancılık sadece dil bilmemekle ilgili değildir. Bazen insan dili öğrenir, iş bulur, ev tutar, sistemin içinde yaşar ama yine de kendini yabancı hisseder.
Çünkü yabancılık sadece kelimelerle değil, sosyal kodlarla ilgilidir.
Yeni bir ülkede insan sadece dili değil; insanların neye güldüğünü, neye alındığını, nasıl selamlaştığını, ne kadar mesafe koyduğunu, ne zaman susmayı tercih ettiğini, nasıl teşekkür ettiğini ve nasıl reddettiğini de öğrenmek zorunda kalır.
Kendi kültüründe otomatik olarak bildiğin birçok şeyi, yeni kültürde bilinçli olarak analiz etmek zorunda kalırsın.
“Bunu böyle söylersem kaba mı olur?”
“Şimdi gülmem gerekir mi?”
“Bu kişi bana soğuk mu davranıyor, yoksa burada insanlar zaten böyle mi?”
“Ben yanlış mı anladım?”
“Kendimi doğru ifade edebildim mi?”
“Aksanım komik mi geldi?”
Bu sürekli analiz hâli insanı yorar. Göçmen insan çoğu zaman sadece konuşmaz; aynı anda kendini kontrol eder, karşı tarafı okur, yanlış anlaşılmamaya çalışır ve sosyal olarak güvenli kalmaya uğraşır.
Utanç: Göçün Sessiz Duygusu
Göçün en sessiz ama en güçlü duygularından biri utançtır.
İnsan aksanından utanabilir. Yanlış kelime kullanmaktan utanabilir. Resmi dairelerde bir şeyi anlamamaktan utanabilir. Basit bir formu doldururken zorlanmaktan utanabilir. Çocuğuna okulda yardım edememekten utanabilir. Kendi mesleğini yeni ülkede yapamamaktan utanabilir.
Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır:
Yeni bir ülkede zorlanmak, yetersiz olduğun anlamına gelmez. Yeni bir sistemin içinde olduğun anlamına gelir.
Göçmen insan çoğu zaman sistemsel zorlukları kişisel eksiklik gibi yaşamaya başlar. Dil öğrenmek zordur. Bürokrasi zordur. Yeni sosyal ilişkiler kurmak zordur. Kültürel kodları çözmek zordur. Ama kişi bu zorlukları “Bu sistem benim için yeni” diye değil de “Ben beceremiyorum” diye yorumlarsa, özsaygısı zarar görür.
Bu yüzden göç sürecinde insanın iç sesi çok önemlidir.
Şefkatli bir iç ses şöyle der:
“Ben aptal değilim. Ben yeni bir dilde, yeni bir sistemde, yeni bir hayatta yolumu bulmaya çalışıyorum.”
Eleştirel bir iç ses ise şöyle der:
“Sen hâlâ doğru düzgün konuşamıyorsun.”
“Burada hiçbir şey değilsin.”
“Eski hayatında biriydin, burada kimse değilsin.”
Bu ikinci iç ses zamanla insanı depresif, yalnız ve değersiz hissettirebilir.
Suçluluk: Ben Gittim, Onlar Kaldı
Göçün en güçlü duygularından biri de suçluluktur. Özellikle ailesini, anne babasını, kardeşlerini, arkadaşlarını veya ülkesindeki zor koşulları geride bırakan insanlarda bu duygu çok belirgin olabilir.
İnsan kendine şunu sorabilir:
“Ben gittim, onlar kaldı.”
“Ben daha güvendeyim, onlar hâlâ zorlanıyor.”
“Ben kendime bir hayat kurdum ama annem babam yaşlanıyor.”
“Ben burada rahat ederken onlar orada mücadele ediyor.”
Bu suçluluk bazen insanı sürekli sorumluluk almaya iter. Para gönderme, her probleme yetişmeye çalışma, uzaktan kriz çözme, tatillerde sürekli aileyi ziyaret etme baskısı, telefonlara hemen cevap verme zorunluluğu…
Böylece göç eden kişi bedenen yeni ülkede yaşar ama duygusal olarak hâlâ eski evin içindedir.
Bazen insan yeni ülkede yaşar ama zihinsel olarak hâlâ geride bıraktığı ailenin sorunlarıyla yaşar.
Suçluluğun bir başka boyutu da başarıyla ilgilidir. Göç eden insan başarılı olduğunda bile rahat edemeyebilir. Çünkü başarı, ona kendi emeğinden çok geride kalanların yoksunluğunu hatırlatabilir.
“Ben başardım ama onlar başaramadı.”
“Ben ilerledikçe ailemden uzaklaşıyor muyum?”
“Ben değişirsem köklerime ihanet etmiş olur muyum?”
Bu düşünceler bazen kişinin kendi hayatına sahip çıkmasını zorlaştırabilir.
Aidiyet: Ben Nereye Aitim?
Göçün merkezindeki en büyük sorulardan biri aidiyettir.
“Ben nereye aitim?”
“Burası benim evim mi?”
“Eski ülkem hâlâ benim evim mi?”
“Ben buranın insanı olabilir miyim?”
“Oraya dönersem hâlâ oraya ait hisseder miyim?”
Göç eden insan zamanla iki yer arasında kalabilir. Yeni ülkede hâlâ yabancı hissederken, eski ülkeye döndüğünde de değişmiş olduğunu fark edebilir. Eski ülkesindeki insanlar, gündem, ilişkiler ve sosyal ortam artık eskisi gibi değildir. İnsan orada da tam olarak eski hâliyle var olamaz.
Bu durumda çok özel bir duygu ortaya çıkar:
Hiçbir yere tam ait olamama hissi.
İnsan ne tamamen eski ülkesindedir ne tamamen yeni ülkesinde. Ne eski hâlidir ne tamamen yeni biridir. Ne geçmişten kopabilir ne de geçmişe bütünüyle dönebilir.
Bu ara hâl başta çok acı verebilir. Çünkü insanın ait olma ihtiyacı çok temeldir. İnsan bir yere, bir gruba, bir dile, bir hikâyeye ait hissetmek ister.
Ama zamanla aidiyet anlayışı değişebilir.
Belki de mesele tek bir yere tamamen ait olmak değildir. Belki insan birden fazla yere ait olabilir. Belki aidiyet sabit bir adres değil, insanın kendi içinde kurduğu bir evdir.
Ev sadece doğduğun yer değildir. Ev, kendini anlayabildiğin, anlatabildiğin, kabul gördüğün, ilişki kurabildiğin ve kendin olabildiğin yerdir.
Bazen bu bir şehir olur.
Bazen bir insan olur.
Bazen bir dil olur.
Bazen bir meslek olur.
Bazen de insanın kendi içinde kurduğu güvenli bir yer olur.
İki Kültür Arasında İki Benlik
Göç, kimlik duygusunu da derinden etkiler. İnsan göçten sonra tek bir kimlikle yaşamaz.
Ailesiyle konuşurken başka bir tarafı ortaya çıkar.
İş yerinde başka bir tarafı.
Eski arkadaşlarıyla başka.
Yeni arkadaşlarıyla başka.
Ana dilinde başka biri gibi hissedebilir.
Yeni dilde başka biri gibi.
Bu sahte olmak değildir. İnsan farklı bağlamlarda farklı parçalarını kullanır. Fakat bu parçalar arasında uyum yoksa kişi kendini bölünmüş hissedebilir.
Örneğin insan ailesinin yanında daha geleneksel, daha bağlı ve daha sorumlu biri gibi davranırken; yeni ülkedeki yaşamında daha bireysel, daha özgür ve daha bağımsız biri olabilir. Eski çevresi onu “değiştin” diye eleştirebilir. Yeni çevresi ise onu “fazla bağlı” veya “fazla geleneksel” bulabilir.
Böylece kişi iki taraf arasında sıkışır.
Oysa göçün sağlıklı dönüşümü çoğu zaman bir tarafı seçmek değil, parçaları bütünleştirmekle ilgilidir.
İnsan hem oradan hem buradan olabilir. Hem köklerini taşıyabilir hem yeni bir hayat kurabilir. Hem geçmişine sadık kalabilir hem de değişme hakkına sahip olabilir.
Yalnızlık: Sürekli Kendini Açıklamak
Göç deneyiminde yalnızlık sadece etrafta insan olmaması değildir. Bazen etrafta insanlar vardır ama insan yine de görünmez hisseder. Çünkü yalnızlık çoğu zaman anlaşılmamaktır.
Yeni ülkede insan kendini sürekli açıklamak zorunda kalabilir. İsmini, aksanını, geldiği yeri, kültürünü, ailesini, yemeklerini, bayramlarını, davranışlarını ve geçmişini anlatmak zorunda kalabilir.
Kendi ülkesinde açıklamaya gerek olmayan birçok şey yeni ülkede açıklama ister. Bu da insanı yorar.
Göçmen insan çoğu zaman sadece dilini değil, kendini de tercüme eder. Duygularını tercüme eder. Mizahını tercüme eder. Acısını tercüme eder. Aile yapısını tercüme eder. Bazen kendi hikâyesini bile karşı tarafın anlayabileceği bir forma sokmak zorunda kalır.
Bu sürekli tercüme hâli insanın kendiliğindenliğini azaltabilir.
İnsan bazen şunu hisseder:
“Ben sadece anlaşılmak istiyorum. Sürekli kendimi açıklamak istemiyorum.”
Öfke: Zorluğum Neden Görülmüyor?
Göçte öfke de önemli bir duygudur. Fakat bu öfke çoğu zaman utanç veya suçluluk nedeniyle bastırılır.
İnsan yeni ülkenin bürokrasisine, dil bariyerine, ayrımcılığa, diplomasının tanınmamasına, sürekli kendini ispat etmek zorunda kalmaya, eski ülkesindeki koşullara, ailesinin onu anlamamasına veya yeni çevresinin onu yüzeysel görmesine öfkelenebilir.
“Sen şanslısın.”
“Dön o zaman.”
“Buna da mı üzülüyorsun?”
“Şükretmen lazım.”
Bu tür cümleler de öfkeyi artırabilir.
Öfke çoğu zaman şunu söyler:
“Benim yaşadığım zorluk görülmüyor.”
Bu açıdan öfke kötü bir duygu değildir. Doğru anlaşıldığında sınır çizme ve kendini savunma gücü verir. İnsan şunu söyleyebilir:
“Benim deneyimim sadece başarı hikâyesi değil. Zorlandığım yerleri de anlatmaya hakkım var.”
Minnettar Olmak, Acı Çekmediğin Anlamına Gelmez
Göç eden insanın üzerinde bazen güçlü bir minnet baskısı olur.
“Şükretmelisin.”
“Daha iyi bir ülkedesin.”
“İmkânların daha fazla.”
“Şikâyet etmeye hakkın yok.”
Bu cümleler bazen iyi niyetle söylenir. Ama kişinin duygularını bastırmasına neden olabilir.
Oysa minnet ve acı aynı anda var olabilir.
İnsan yeni hayatı için minnettar olabilir ama aynı zamanda çok yalnız hissedebilir. Güvende olduğu için şükredebilir ama ailesinden uzak olduğu için acı çekebilir. Daha iyi imkânlara sahip olabilir ama kendi dilinde kendini anlatamadığı için kırılabilir.
Duygular birbirini iptal etmez.
Minnettar olmak, acı çekmediğin anlamına gelmez.
Boşluk Hissi: Eski Benlik Gitti, Yenisi Henüz Kurulmadı
Göçün bir döneminde boşluk hissi ortaya çıkabilir. Eski hayat bitmiştir ama yeni hayat tam olarak kurulmamıştır. Eski sosyal roller kaybolmuştur ama yenileri henüz oluşmamıştır. Eski aidiyet zayıflamıştır ama yeni aidiyet henüz sağlamlaşmamıştır.
Bu dönemde insan kendine şunları sorabilir:
“Ben burada ne yapıyorum?”
“Ben kim oldum?”
“Nereye gidiyorum?”
“Burası gerçekten benim hayatım mı?”
Bu boşluk hissi bazen depresif bir hâl gibi yaşanabilir. Motivasyon azalabilir, sosyal ilişkilerden çekilme olabilir, yorgunluk artabilir, gelecek belirsizleşebilir.
Ama bu boşluk her zaman sadece olumsuz değildir. Bazen yeni bir kimliğin oluşma alanıdır.
Tıpkı taşınma sırasında evin bir süre dağınık olması gibi. Kutular açılmamıştır, eşyalar yerleşmemiştir, duvarlar boştur. O ev henüz tam ev gibi hissettirmez. Ama zamanla yerleşir.
Göç eden insanın iç dünyası da böyle olabilir. Bir süre dağınık, belirsiz ve geçici hissedebilir. Bu dağınıklık başarısızlık değil, yeniden yapılanma sürecidir.
Göç İnsanı Sadece Yaralamaz, Büyütür de
Bütün bu zorluklara rağmen göç sadece kayıp değildir. Aynı zamanda gelişim, esneklik ve psikolojik büyüme alanı da olabilir.
İnsan yeni bir dil öğrenir.
Yeni bir sistemde yol bulur.
Yeni insanlarla ilişki kurar.
Farklı kültürleri anlamaya başlar.
Kendi değerlerini yeniden değerlendirir.
Belirsizliğe dayanmayı öğrenir.
Yalnız kalabilmeyi öğrenir.
Yeniden başlamayı öğrenir.
Göç eden insan birden fazla kültürü, dili, kimliği ve bakış açısını taşıyabilir. Bu ilk başta bölünmüşlük gibi hissettirse de zamanla zenginlik hâline gelebilir.
İnsan hem eski kültüründen hem yeni kültüründen parçalar alarak daha geniş bir kimlik oluşturabilir.
Bu kimlik artık tek bir yere bağlı olmak zorunda değildir. Daha esnek, daha çok katmanlı ve daha derin bir benlik oluşabilir.
Kendi İçinde Ev Kurmak
Göç deneyimini anlamak için en güzel kavramlardan biri belki de “içsel ev”dir.
İnsan dışarıda bir ev kurabilir. Bir adresi, işi, oturumu, düzeni olabilir. Ama psikolojik olarak ev hissi daha derindir. Ev, insanın kendini güvende, anlaşılmış, kabul edilmiş ve bütün hissettiği yerdir.
Göç eden insan bir süre dışarıda ev kurarken içeride hâlâ evsiz hissedebilir.
Bu içsel ev zamanla oluşur. Yeni ilişkilerle, dilde rahatlamayla, kendini ifade edebilmekle, yeni anılar biriktirmekle, geçmişle barışmakla ve kendine daha şefkatli yaklaşmakla oluşur.
Belki de göçün en derin psikolojik anlamı budur:
İnsan bir yere varmaya çalışırken, aslında kendine yeniden varmayı öğrenir.
Sonuç: Yeniden Yazılan Hikâye
Göç etmek sadece bir ülkeden başka bir ülkeye gitmek değildir. Göç, insanın eski hayatıyla, ailesiyle, diliyle, kimliğiyle, aidiyetiyle ve kendi geçmişiyle yeniden ilişki kurduğu derin bir psikolojik süreçtir. İnsan göç ettiğinde yalnızca yaşadığı coğrafya değişmez; kendi hikâyesini anlatma biçimi de değişir. Nereden geldiğini, nereye ait olduğunu, neyi geride bıraktığını ve bundan sonra kim olmak istediğini yeniden düşünmek zorunda kalır.
Bu yüzden göç, çoğu zaman başlangıçta bir kopuş gibi yaşanır. İnsan eski hayatından, tanıdık rollerinden, anadilindeki rahatlığından ve bildiği sosyal dünyadan ayrılır. Bu ayrılık bazen yaralayıcıdır. İçinde yas, suçluluk, yalnızlık, yabancılık ve boşluk hissi taşır. Göç eden insan bazen ülkesini değil, o ülkedeki eski kendini özler. Bazen yeni ülkede yaşar ama duygusal olarak hâlâ eski evinden çıkamamıştır. Bazen de hiçbir yere tam ait değilmiş gibi hisseder.
Fakat göç sadece kayıp değildir. Aynı zamanda insanın kendini yeniden kurabildiği güçlü bir dönüşüm alanıdır. Başlangıçta parçalanmış gibi hissedilen kimlik, zamanla daha geniş, daha esnek ve daha kapsayıcı bir benliğe dönüşebilir. İnsan “eski ben” ile “yeni ben” arasında sıkışmak yerine, bu parçaları bir araya getirmeyi öğrenebilir. Böylece göç, insanı sadece ikiye bölen bir deneyim olmaktan çıkar; birden fazla kültürü, dili, aidiyeti ve hayat bilgisini taşıyabilen daha derin bir kimlik alanına dönüşür.
Bu noktada göçmen bireyin kurduğu şey, yalnızca yeni bir düzen değil; aynı zamanda çok katmanlı bir benliktir. İnsan hem geldiği yerden izler taşır hem de vardığı yerde değişir. Hem geçmişine bağlı kalabilir hem de yeni bir gelecek kurabilir. Hem köklerini koruyabilir hem de başka topraklarda büyüyebilir. Bu, geçmişi inkâr etmek değil; geçmişi daha geniş bir hikâyenin içine yerleştirmektir.
Belki de göçün en olgun hâli, aidiyeti tek bir ülkeye, tek bir pasaporta ya da tek bir adrese bağlamamayı öğrenmektir. Çünkü aidiyet bazen dışarıdaki bir yerden çok, insanın içinde kurduğu güvenli alandır. Ev sadece doğduğun yer değildir. Ev, kendini anlayabildiğin, anlatabildiğin, kabul gördüğün ve bütün hissedebildiğin yerdir. Bazen bu bir şehir olur, bazen bir insan, bazen bir dil, bazen de insanın kendi içinde taşıdığı sağlam bir merkez.
Bu nedenle göç, insanın sadece bir yere varma hikâyesi değildir. Göç, insanın kendi tarihini ve geleceğini yeniden yazdığı bir kendine varma yolculuğudur. İlk başta bir kayıp, kopuş ve yaralanma gibi görünen bu süreç; zamanla dayanıklılığa, bilgeliğe ve içsel genişlemeye dönüşebilir.
Göç insanı ikiye bölebilir; fakat zamanla bu iki parçadan daha geniş bir benlik de kurulabilir. İnsan geçmişini inkâr etmeden değişebilir. Köklerini kaybetmeden büyüyebilir. Eski hayatının yasını tutarken yeni hayatına da sahip çıkabilir.
Belki de göçün en gerçek cümlesi şudur:
Göç bazen bir ülkeye varmak değil, kendine yeniden varmayı öğrenmektir.
